Hanefî mezhebinde İmam Ebû Hanîfe ve talebeleri, usûlde delil olarak Kur’ân-ı Kerîm’i, mütevâtir ve meşhur sünneti esas alırlar.
Haber-i vâhidi ise belirli ve titiz şartlarla kabul ederler.
Zayıf hadislere gelince, onları sahih hadisin karşısında bağımsız bir aslî delil olarak kabul etmezler. Ancak belirli usûl ve kaideler çerçevesinde, kıyas ve aklî içtihada tercih ederler.
Bu konuyu derinlemesine anlayabilmek için, Hanefîlerin hadis derecelerine bakışını ve zayıf hadislerle nasıl amel ettiklerini incelemek gerekir:
1. Hanefîlere göre sünnetin delil oluş bakımından dereceleri:
Hanefî fakihleri, teşrî kaynaklarını ve sünnet delillerini sübut ve delâlet kuvvetine göre şu şekilde sıralarlar:
Mütevâtir ve meşhur sünnet: Sübut bakımından Kur’ân-ı Kerîm’e yakın bir değere sahiptir. İbadetler, muâmelât ve had cezaları dâhil bütün hükümlerin ispatında delil olarak kullanılır.
Haber-i vâhid: Zann-ı gâlip ifade eder ve birtakım şartlarla amel edilir. Bu şartlardan bazıları şunlardır:
– Kur’ân nassına aykırı olmaması,
– Genel şer‘î kaidelere ters düşmemesi,
– Umûmü’l-belvâ kapsamındaki konulara aykırı olmaması
ve benzeri diğer şartlar.
Zayıf hadis (muhaddislerin değerlendirmesine göre): Özellikle itikad ve had cezaları gibi alanlarda yeni bir hüküm koymak için başlangıçta delil olarak kullanılmaz. Ancak tercih sebebi (müreccih) olarak değerlendirilir.
2. Hanefî mezhebinde zayıf hadisle amel etmenin şartları
Ebû Hanîfe’nin “zayıf hadis”ten kastı, bâtıl veya uydurma hadis değildir. Onların kastettiği, daha sonraki muhaddislerin terminolojisinde hasen hadis veya râvileri yalancılıkla itham edilmemiş, zayıflığı hafif olan hadistir.
Hanefî imamları, böyle bir hadisin kıyasa tercih edilebilmesi için şu sıkı şartları ileri sürmüşlerdir:
– Zayıflığın şiddetli olmaması; senedinde yalancı veya hadis uydurmakla itham edilen bir râvinin bulunmaması.
– Genel bir şer‘î asla dayanması; yani başka bir delil veya küllî bir şer‘î kaide tarafından desteklenmesi.
– Konuda sahih bir hadis veya kuvvetli bir eser bulunmaması; zayıf hadise ancak sahih delil bulunmadığında başvurulması.
– O hadisin Hz. Peygamber’e ﷺ kesin olarak ait olduğuna inanılmaması; ihtiyat yönünün gözetilmesi.
3. Zayıf hadisin kıyasa tercih edilmesi:
Ebû Hanîfe’nin-Allahın rahmeti üzerine olsun- usûlünün en önemli esaslarından biri, zayıf hadisi kıyas, rey ve aklî içtihada tercih etmesidir.
Bir meselede sahih veya hasen hadis bulunmaz; buna karşılık kıyas ile zayıf bir hadis karşı karşıya gelirse, Ebû Hanîfe kıyası terk eder ve zayıf hadisle amel eder. Çünkü ona göre: “Zayıf hadis, rey ve kıyastan daha evlâdır.”
Uygulama örneği: Kahkaha ile abdestin bozulması
Kıyasa göre: İmam Şâfiî ve kıyas esasını benimseyenlere göre, namazda yüksek sesle gülmek (kahkaha) abdesti bozmaz. Çünkü bedenden çıkan necis bir şey değildir.
Hanefîlerin görüşü: Ebû Hanîfe şu hadisi delil almıştır:
“Sizden kim namazda kahkaha ile gülerse, hem abdestini yenilesin hem de namazını yeniden kılsın.”
Hadis âlimleri bu rivayetin senedini zayıf kabul etmişlerdir. Buna rağmen Ebû Hanîfe onu kıyasa tercih etmiş ve Hanefî mezhebinde buna dayanılarak hem namazın bozulacağına hem de abdestin yenilenmesi gerektiğine fetva verilmiştir.
4. Hanefîlerde mürsel hadisin hüccet oluşu
Hanefîlerin, muhaddislerin zayıf kabul ettiği bazı rivayetlerle amel etmelerinin sebeplerinden biri de mürsel hadisi geniş ölçüde hüccet kabul etmeleridir.
Mürsel hadis, tâbiînin sahâbîyi zikretmeden doğrudan Hz. Peygamber’den ﷺ rivayette bulunmasıdır.
Hanefîlere göre büyük tâbiîlerin mürsel rivayetleri teşrîde delildir. Muhaddisler seneddeki kopukluk sebebiyle bunları zayıf hadis kapsamında değerlendirse de Hanefîler bunlarla amel etmektedir.
Sonuç:
Hanefîlerin zayıf hadisle amel etmeleri, dinde gevşek davranmaları anlamına gelmez. Bu, onların usûl anlayışının bir sonucudur. Onlar, zayıflığı şiddetli olmayan, şer‘î maksatlara ve genel esaslara uygun bulunan zayıf veya mürsel hadisi, insan görüşüne ve kıyasa tercih etmişlerdir. Bu tercih ise belirli usûl kuralları ve sıkı şartlar çerçevesinde yapılmaktadır.