Hicret, “terk etmek, ayrılmak, bir yerden başka bir yere göç etmek” anlamlarına gelir.
Peygamber Efendimiz ﷺ ve ashâbının, dinlerini özgürce yaşayabilmek amacıyla Mekke’den Medine’ye göç etmelerini ifade eder.
Peygamber Efendimiz ﷺ ve sahâbîlerin Mekke’de gördükleri baskı ve zulüm sebebiyle Allah’ın izniyle Medine’ye göç etmeleri, İslam tarihinde Hicret olarak bilinir.
Bu, sıradan bir göç değildir. Peygamber (s.a.v)’in dünyada çok sevdiği bir yeri, çok önemli bir görevi yerine getirmek için terk edip başka bir yere yerleşme hadisesidir.
Hicret, İslam’ın güvenli bir ortamda yaşanabilmesi, Müslümanların bir toplum hâlinde teşkilatlanması ve İslam’ın toplumsal hayata taşınması bakımından önemli bir dönüm noktasıdır.
Hicret iki şekilde olur:
1- İnsanın bir mekândan başka bir mekâna intikali:
İnsan bulunduğu yerde dininin gereklerini, hükümlerini yerine getiremiyorsa ve bunları yapabileceği daha iyi bir yer varsa oraya göç eder. Bulunduğu ortamı Allah için terk ederek, İslâm’ın emir ve hükümlerini daha iyi yaşayabileceği başka bir yere gidip yerleşmesi Hicrettir. Bunu yapana Muhâcir denir. Peygamberimiz ve Ashâb-ı Kirâm’ın Mekke-i Mükerreme’yi bırakıp Medîne-i Münevvere’ye gitmeleri böyle bir hicrettir.
2- İnsanın bir hâlden başka bir hâle intikali:
İnsan beşerdir, bazen şaşar, yanlış işlere tevessül eder, yanlışlara bulaşır.
Bu yanlış işleri terk edip, dinini daha iyi yaşama hâline intikal etmeye de hicret, bunu yapana da muhâcir denir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hadîs-i nebevîlerinde:
“Muhâcir, Allah’ın nehyettiğini terk edendir” buyurarak, Allah’a isyanı terk etmenin önemine işaret etmektedir.
Bunda mekân değişikliğine değil, hâl değişikliğine, huy değişikliğine ihtiyaç vardır.